Açık Toplum İstiyoruz

Batı kültürünü Doğu toplumlarından ayıran en önemli özelliklerden biri ilişkilerdeki açıklıktır. Açıklık, görüş ve davranışlarda kesin ve net olmayı içerir. Bu, öne sürülen düşüncenin tek doğru olduğu anlamına gelmez, o anki koşullarda akla en yatkın görüş olduğunu ifade eder. Doğrunun, mutlak olmadığı toplumca içselleştirildiğinden kişinin kendini açıkça ifade etmesi kolay ve arzulanan bir durumdur.

Doğu kültüründe açıklığın gelişmemiş olmasının ekonomik ve coğrafi birçok nedeni olabilir. Bu ayrı bir araştırma konusudur. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki açıklık ve şeffaflığın gelişimini önleyen en önemli kaynak, otoriter toplum yapısı ile katı töre ve geleneklerdir. Günümüzde mahalle baskısı olarak dillendirilen gerçek de bundan başka bir şey değildir. Böyle bir kültürde, yaşamın her alanında mutlak gerçekler ve doğrular vardır. Bunların değiştirilmesi mümkün olmaz.

Ancak hayatın akışının önüne geçilemez. Bilgi ve inançlardaki değişim mutlaklıkla çelişir, görüşlerin rahatça dile getirilmesi zorlaşır. O zaman da yan yollara sapmak, tevil oyunlarına girişmek, gizli kapaklı işler çevirmek, kişisel kültürün parçası halini alır. Şark kurnazlığı olarak adlandırılan davranış kalıbı da baskı altındaki kişinin kendine bir yaşam alanı açması mücadelesinden başka bir şey değildir.

Otokratik yapıdan kaynaklanan korku ve tabular yüzyıllardan beri töre ve gelenekler aracılığıyla sürdürülmekte. Gerçeklerin rahatça ifade edilememesi; gizemli, bulanık, ne olduğu tam anlaşılamayan, kaçamak, kimi zaman da maksadını aştığını söyleyerek geri adım atan kültür yapısını öne çıkarmakta. Buna yaşamın farklı alanlarından örnekler verilebilir. Tıbbi alandan bir örnek: Bir kanser hastasına gelişmiş toplumlarda olduğu gibi gerçeklerin açıklıkla söylenememesi şeffaf bir kültüre sahip olmadığımızın ifadesidir. Din hayatından bir örnek verelim: Kuran’daki birçok hüküm bugün açıkça dile getirilmemekte, anlamı değiştirilerek açıklanmaya çalışılmaktadır. Aslında lafzına göre böyledir, ama ruhu öyle değildir gibi zorlama yorumlara gidilmektedir. Hatta daha uç örneklere gidip tarihimizde düello geleneğinin olmamasında bile kültürün açıkça kendini ortaya koyamayan unsurlarının etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkeyi yönetmesini istediğimiz kişiler için bulduğumuz sözcüğe bakın: Hükümet. Hükmetmekten geliyor. Ya adalet dağıtmasını istediğimiz kişi: Hâkim. Hep egemen olmasını istiyoruz. Yürütme ve yargı için bulduğumuz bu sözcükler bile yönetimde gücün varlığına inanan, otokrasiye bağlı bir toplumun ipuçlarını vermektedir.

Askeri ve sivil vesayet tartışmalarının yapıldığı şu günler, toplumsal açıklığın en çok tartışılması gereken zamandır. Ne yazık ki gücün tek elde toplanması, insanoğlunun geldiği bugünkü bilinç düzeyinde kolaylıkla baskı ve şiddete dönüşebilmekte. Bu nedenle otoritenin ister asker, isterse sivil bir güçte toplanması, toplumsal yaşam için çok da farklılık göstermez. Yapılması gereken, toplumda hiçbir kurumun tek başına güç odağı olmasına izin vermemektir. Buna ordu da dâhildir, hükümetler de.

Klasik olarak bilinen yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılmasının dışında kamuoyunun oluşumunda etkili tüm güçlerin tek elde toplanmaması esas olmalıdır. Buna medya, sivil toplum örgütleri ve diğer tüm toplum kuruluşları da dâhildir. Yaşamın her alanında farklı görüşlerin, çoğulculuk içinde kaosa yol açmadan ifadesi mümkün kılınmalıdır.

Bugün insanoğlunun ulaştığı genetik şifre ne yazık ki kurumları kişisel iyi niyetlere bırakacak noktada değil. İleride insanoğlunun evrimleşmesinin buna olanak sağlayacağı da kuşkulu. O nedenle öyle bir sistem oluşturulmalıdır ki tüm toplumsal güçler birbirini denetleyebilsin. Bu şekilde toplumun kendisi otokontrol sistemine dönüşmüş olur. Bunun sağlanabilmesinin koşulu, kurum ve kuruluşların topluma açık olması ve hesap verebilmesidir. Sistemin unsurlarının birbirini denetlemesi, onların her an gözaltında olması anlamına gelmez. Baskıya dönüşebilecek güçlerinin başka odaklarca dizginlenmesi olarak anlaşılmalıdır.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi o kadar önemlidir ki ABD’de bir başkan, bazı konularda kendi partisindeki parlamento üyelerinden farklı düşünebilmekte, tüm ikna girişimlerine rağmen istediği yasaları geçirememektedir. Türkiye’de ise yasama ve yürütme arasında kuvvetler ayrılığı ilkesi sözde vardır. Kimse de bundan rahatsız olmamaktadır. Bırakın rahatsız olmayı yürütmeye ayak bağı olmaması için zaten böyle olması doğal görülmektedir. Şimdi buna bir de yargıyı, yürütmenin güdümüne sokma çabaları eklenmiştir. Siyasal partiler içinde de durum farklı değildir. Değişik görüşlerin filizlenmesine izin verilmemektedir. Grup kararları kimi zaman farklı seslerin kısılması için gerekçe oluşturmaktadır.

Adı demokrasi olan sistemde bu türden antidemokratik uygulamalara sayısız örnek verilebilir. Üstelik bunlar demokrasi adına savunulmaktadır. Açıklığa izin vermeyen bu tür otokratik yaklaşımlar iktidarda kim olursa olsun toplumsal gelişimin unsurları olmadıkları gibi korku kültürünün sürüp gitmesine neden olurlar.

694 Tüm Zamanlar 2 Bugün

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir